10/recent/ticker-posts

“Ben Medea Değilim” Diyen Bir Kadını Dinlemeye Hazır mısınız?


Bugün Üsküdar Kerem Yılmazer Sahnesi’nde sahnelenen “Ben Medea Değilim” adlı tiyatro oyununu izleme fırsatı buldum. Uzun zamandır bir oyundan bu kadar etkilenmemiştim. Hem sahne tasarımı hem oyunculuk performansları hem de metnin derinliğiyle izleyicisini içine çeken, düşündüren ve yer yer sarsan bir yapımdı. Üstelik böylesine güçlü bir oyunu oldukça uygun bir bilet fiyatıyla izleyebilmek de cabasıydı.

Oyun adından itibaren merak uyandırıyor: “Ben Medea Değilim.” Peki kim bu Medea? Hepimizin mitolojiden az çok bildiği, aşkı uğruna her şeyi göze alan ama ihanete uğradığında korkunç bir intikama sürüklenen o kadın… Oyunun merkezinde de tam olarak bu sorgulama yer alıyor. Ancak sahnede izlediğimiz şey klasik bir Medea uyarlaması değil. Aksine, Medea’nın gölgesinde kendi hikâyesini anlatmaya çalışan bir kadının çığlığı var.

Metin, geçmiş ile bugünü ustaca iç içe geçiriyor. Antik bir trajedinin izleri modern bir kadının hayatında yankılanıyor. Oyun boyunca şu soru zihninizde dönüp duruyor: Gerçekten “Medea” kim? Toplumun kadına biçtiği roller mi onu trajediye sürüklüyor, yoksa bireysel seçimler mi? İzlerken kendinizi zaman zaman bir mahkeme salonunda gibi hissediyorsunuz; karakter hem kendini savunuyor hem de seyirciyi tanık koltuğuna oturtuyor.

Oyuncuların performansı ise gerçekten takdire şayandı. Duygusal geçişler o kadar doğal ve etkileyiciydi ki sahnede bir oyun izlediğinizi unutup karakterin iç dünyasına dahil oluyorsunuz. Özellikle ana karakterin öfke, hayal kırıklığı, aşk ve kırılganlık arasında gidip gelen ruh hâlini yansıtma biçimi son derece güçlüydü. Sadece sözlerle değil; bakışlarla, suskunluklarla ve beden diliyle de hikâye anlatıldı. Bu da oyunun etkisini katbekat artırdı.

Sahne tasarımı sade ama işlevseldi. Abartıdan uzak bir dekor tercih edilmişti; bu da dikkatin tamamen metne ve oyunculuğa yönelmesini sağladı. Işık kullanımı ise atmosferi belirlemede önemli bir rol oynadı. Özellikle gerilimin yükseldiği anlarda ışığın tonundaki değişim, sahnedeki duyguyu daha da yoğunlaştırdı. Müziğin yerinde ve dozunda kullanımı da oyunun ritmini destekleyen unsurlardan biriydi.

Oyunun en etkileyici yanlarından biri, izleyiciyi rahatsız etmekten çekinmemesiydi. Konfor alanında kalmayan, seyirciyi sorgulamaya iten bir metinle karşı karşıyayız. Kadın kimliği, toplumsal baskılar, aşkın yıkıcı ve dönüştürücü gücü gibi temalar katman katman işleniyor. Ancak tüm bunlar didaktik bir üslupla değil; hikâyenin doğal akışı içinde veriliyor. Bu da oyunu hem düşündürücü hem de akıcı kılıyor.

Salondaki atmosfer de oldukça samimiydi. Seyircinin oyuna olan ilgisi ve dikkati hissediliyordu. Zaman zaman derin bir sessizlik, zaman zaman ise güçlü bir alkış yükseldi. Oyunun finalinde ise bir anlık duraksama yaşandı; sanki herkes duyduklarını ve gördüklerini kendi içinde tartıyordu. Ardından gelen alkış, sadece beğeniyi değil, aynı zamanda duyulan saygıyı da yansıtıyordu.

Ayrıca böylesine nitelikli bir prodüksiyonun bilet fiyatının bu kadar uygun olması gerçekten takdire değer. Sanatın erişilebilir olması gerektiğine inanan biri olarak, bu deneyimi daha fazla insanın yaşayabilecek olması beni ayrıca mutlu etti.

Kısacası “Ben Medea Değilim”, yalnızca izlenen bir oyun değil; üzerine düşünülen, tartışılan ve insanın içinde iz bırakan bir deneyim. Eğer siz de hem mitolojik göndermelerle beslenen hem de günümüz gerçekliğine ayna tutan bir hikâye izlemek istiyorsanız, bu oyuna mutlaka bir şans vermelisiniz. Belki de salondan çıkarken siz de kendi kendinize şu soruyu soracaksınız: “Gerçekten Medea kim?”




Yorum Gönder

0 Yorumlar